Küresel Isınmayı Durdurmak İçin Sokağa Çıkmak Gerekiyor!

Geçtiğimiz eylül ayında, Ömer Madra ile şahane bir röportaj yaptım. Bloguma koymadan evvel Şalom Dergi’de yayınlanmasını bekledim! Bu ay yayınlandığına göre, artık bu muhteşem röportajın full versiyonunu sizlerle paylaşabilirim. Okuyun, anlayın, okutun, anlatın… Çünkü hayat buna bağlı…

 Küresel Isınmayı Durdurmak İçin Sokağa Çıkmak Gerekiyor!

 

 

Baştan başlayalım. 6 yaşında bir çocuğa anlatıyormuş gibi, Küresel Isınma ne demek?

Bütün doğa bir denge üzerine kurulu. Malum, fizik kuralları olmadan bir şeyin sürüp gitmesi imkansız; fiziksel dünyadan bahsediyorsak… Küresel ısınma dediğimiz olgu da; güneş ışınlarının belli bir yeri, dünyayı, yer yüzünü ısıtması. Işınlar bir enerji veriyorlar ve ardından dünyaya çarpıp çıkıyorlar. Bu işin bir dengesi olması lazım. Işınların belli bir miktar enerji kaybederek geri yansıması lazım. Yani; Güneş’in ultraviyole ışınlarından m2’ye ne kadar vat enerji birimi giriyorsa, hemen çıkması gerekiyor.

Ancak giren ışınlar atmosferde daha uzun kalınca ısınma oluyor. Çünkü geri yansıyan ışınlar, bir şemsiye gibi, daha doğrusu bir sera gibi etki edip, cam küpte olduğu gibi ısının çıkmasını engelliyor.

Dünya ısınınca da bütün her şey alt üst oluyor. Yani buzullar ve buz örtüleri eriyor, deniz seviyeleri artıyor.

Denge bozulduğu anda kainat ya da en azından yeryüzü fiziği işlemez hale geliyor. Küresel ısınma bu dengenin giderek bozulmasının tipik bir örneği.

Bahsettiğiniz buzullar güneş ışınlarını daha çok yansıtmaya yardımcı oluyorlar ve eridiklerinde bunu yapamaz hale geliyorlar değil mi?

En önemli konu o işte. Albedo etkisi deniyor buna. Düz beyaz yüzeyler güneşin ışınlarını çok büyük ölçüde geri yansıtma kapasitesine sahip. Koyu renk ise ısıyı absorbe ediyor. Kuyruğunu yiyen yılan… Yani ısındıkça eriyor, eridikçe daha fazla ısınıyor.

Isınan hava genleşir. Bildiğimiz bir fizik kuralı bu yani. Genleşince su buharı daha fazla su buharı tutuyor. Dolayısıyla da bir çok yerde seller olmaya başlıyor. Daha dünkü haber –röp tarihi gelecek- Trabzon’da 2 kişi öldü mesela. Eski denge tamamen kaybolduğu için Asya’da, Japonya’da da Tayvan’da da, Kore’de de, Amerika Birleşik Devletleri’de, Güney Amerika’da, Meksika’da, Hindistan’da ve Türkiye’de de her yerde sel baskını felaketleri var.

Işınlar geri yansıtılacağı yerde absorbe edilince giderek akselere olan bir denge bozukluğu bu. Bu sınırsız korkunçluklara yol açabilir. Her şeyin dengesi değişti.

Nasıl başladı bu iş ve nereye doğru gidiyor peki?

Endüstri devriminden bu yana, kömürün bulunmasından sonra, o atmosferdeki sera gazı denen şemsiyenin anormal hızlı bir yükselişi var. Kömürün bulunması her şeyi değiştiriyor. Ardından petrol, ardından da doğal gaz bulunuyor. Ve bu buluşlar temel bir soruna yol açıyor.

Bu konuların en büyük adamı Bill McKibben’ın 350.org diye bir sitesi var. Şu anda atmosferde bulunan bu sera gazlarından, en başlıcası olan karbondioksit 402 civarında.. Bu artarak gidiyor.

Endüstri devriminin başında, kömür bulunmadan önceki zamanda bu 280’di. Şimdi 402 ve dünyanın en baba iklim bilimcileri hiç tartışmasız diyorlar ki 350’ye inmesi lazım. 350 parçacık. Yani 350 ppm diye geçiyor. Yani milyonda 350 parça. Yoğunluğu bu olacak. Bunun üstüne çıktığı sürece önleyemediğin gibi hızlandırıyorsun. Orman yangınları, seller…. Her tarafı seller basıyor. Aynı yerlerde orman yangıları oluyor, deniz seviyesi yükselmeleri oluyor. Dünyanın en büyük bütün şehirleri, megapolleri, bildiğiniz gibi su kenarlarındadır. Hepsi…

Bizi neler bekliyor?

350’ye indirmemiz lazım. 350’de tutmak zorundayız. Şunu durduramazsak, biteriz.

Ne kadar zamanda ve nasıl?

Spekülatif, cazip laflar söyleyebilirim. 35 yıl içerisinde biteriz filan gibi. Bir kere söyledim zaten viral oldu simple smile Küresel Isınmayı Durdurmak İçin Sokağa Çıkmak Gerekiyor!

Screen Shot 2015 10 28 at 16.00.50 Küresel Isınmayı Durdurmak İçin Sokağa Çıkmak Gerekiyor!

35 yıl içerisinde değil zaten, belki 35 yıl veya 70 yıl veya 170 yıl demek zor belki. Ama eminim ki bir takım ön görülen şeyler vardır.

Tabii mesela 2050’ye yönelik bir takım tahminler var. Yani 35 senelik bir şeyden bahsediyoruz. Önümüzdeki yıllarda mesela 200 milyon iklim mültecisi olabilir. Bangladeş, Hollanda deniz seviyesinin altında kalacak. Deniz seviyeleri yükseliyor, hem de müthiş bir şekilde yükseliyor. Buzların erimesinden dolayı…

200 milyon insan nereye göç edecek?

Hindistan duvar örüyor. Devasa, 4 bin km’lik bir set yaptı. Çin seddi gibi Hint seddi. Gidemesinler diye… Ama onlar geçecek herhalde…

Savaş olacak?

Mesela…. Zaten şu anda olan temel, dünyanın bir numaralı çatışma noktası ve bölgesi Orta Doğu ve Suriye. Ve ana sebep küresel iklim değişikliği.

Öyle mi?

2006’dan başlayan, devamlı bir kuraklık, nedeniyle.

Kuraklık var diye, nüfusun azalması gerekli, onun için de savaşalım mı demişler?!

Hayır, çok basit aslında, bitmeyen bir kuraklık 5. senesine girince kırsal bölgede oturup yaşayan, oranın birinci sınıf vatandaşları, efendileri, köyün, kasabaların delikanlıları, genç kızları göç etmek zorunda kalıyorlar. Her zaman olan şey. Göç. Şam’a, Halep’e ve Hama’ya, Homs’a gidiyorlar. Fakat orada zaten Filistin’den gelen, Irak’tan gelen göçmenler sebebiyle büyük bir baskı var. Dolayısıyla köylerden gelenler, şehirlerde ikinci, bazen üçüncü sınıf vatandaş halini alıyor. Kendi ülkesinde… Ve bu tabii büyük bir gelir adaletsizliği ile karşılaşıyorlar. Hiç istihdam da yok. İsyan ediyorlar. Ve küçücük bir yerde, Dera denen, adını bile sonradan duyduğumuz, şimdi hepimizin bildiği bir yerde bir isyan çıkıyor. Esad hanedanı da var. Kanla bastırıyor, fakat ve pek çok isyanda olduğu gibi bu bozkır ateşi gibi yayılıyor. Ve ana sebep kuraklık, açlık, işsizlik. Elbette ki bir sürü başka sebep var. Esad politikalarının, bölgede yaşanan etnik, dini meselelerin de rolü var. Ama ana sebebin bu olduğunu Pentagon ve bağlı kuruluşlar yazıyorlar.

7-8 Ay önce, tüm gazetelerde vs. Ozon deliğinin kapanıyor olduğundan, 2023’te tamamen kapanacağından bahsediliyordu. Mucizevi bir olay mı bu? Belki küresel iklim krizi ile ilgili de bir benzerini yaşarız?

Mucizevi değil aslında. Bu direkten dönülmüş başka bir felaket. Buzdolaplarında, klima cihazlarında, bilimum deodorantlarda, fısfıslarda kullanılan, kloroflorokarbon denilen gazlarının atmosferin üst seviyesinde ozon tabakasını aşındırması… Ozonun moleküler yapısını bozuyor ve buna da delik deniyor. Özellikle Avustralya’nın, Güney Yarım Küre’nin etkilerini daha yoğun bir şekilde hissettiği tırnak içerisindeki “delik”. Ama Montreal Anlaşması yapıldı işte ve bu gazların kullanılması büyük ölçüde yasaklandı.

Mucizevi bir şey yok o halde… İnsanlar bir adım attılar ve onun sonucunu görüyoruz?

Attılar ve başardılar. Bunun sonucu görülüyor elbette çünkü fizikten bahsediyoruz.

 Küresel Isınmayı Durdurmak İçin Sokağa Çıkmak Gerekiyor!

Peki konu küresel ısınmaya gelince, bizim hala böyle bir adım için vaktimiz var mı?

İşte soru orda. Montreal’i tekrarlayabilecek miyiz bilmiyorum. Yani şimdi çok büyük boyutlu bir şeyden bahsediyoruz. Hint Yazar Amitav Gosh geçenlerde yaptığı bir konuşmada küresel iklim krizi için “ölüm gibi bir şey” dedi. Yani ölümden nasıl bahsetmekten hoşlanmıyorsak bundan da hoşlanmıyoruz. Hep “aramızdan ayrıldı.” gibi daha farklı tabirleri kullanıyoruz, çünkü Gündüz Vassaf’ın deyimiyle insanlarda “ölüm unutkanlığı” var.

Unutmak istiyoruz bu “şey”i, ama orada var, ölüme bir çare yok. Ne var ki, ölüm bir problem değil. Ölüm, doğanın bir sonucu. Ancak küresel iklim krizine gelince, unutarak, yok sayarak bunu ancak kötüleştirebilirsin. Amitav Gosh da aynen bunu söylüyor. Yani küresel ısınmaya da bu muameleyi yapıyoruz diyor. Yokmuş var sayıyoruz ve eski hayatımızı tümüyle sürdürmeye kararlı bir şekilde devam ediyoruz. Büyüme tutkusu, her şeyi tüketmek istemek filan…

Ekonomik olarak büyümek aslında iklim için kötü yani?

Bu büyüme hikayesi… İktisatçılara veya herhangi bir insana söylediğin zaman, “büyüme nasıl olmaz?” diyorlar.

Oysa ki 3 milyon yıl boyunca; en kaba saba taş aleti yapan insansıdan, hümanoidden başlayarak bütün ondan sonraki medeniyeti kapsayan sürede tarım, marım ortaçağ ve 1800’lere kadar %0,000002 büyümüşüz.

Ancak 1870’ten itibaren bu oran birden bire artıyor. %100 büyüme gerçekleşiyor. Sadece 1970’e kadar…

Ondan sonra durağan ekonomi. Olmuyor. Çin de artık çuvallamaya başladı.

Büyümüyor muyuz şu anda?

Düşüyor. Yani büyüme artışı %10’lara çıkmıştı. Şimdi %7’ye, -hatta bu sene %6 diyorlar- düşmekte. Her yerde. Amerika ve Avrupa stagnasyonda zaten.

Küresel ısınma açısından iyi bir haber bu?

Rasyonel, kolektif, kooperatiflerle yapılamadığı için, iyi diye bakamayız çünkü felaket savaşlara yol açıyor.

Kontrollü bir şekilde büyümenin durdurulması lazım o halde! Peki ekonomi büyümese ve biz büyümeye devam edersek? Yani nüfus olarak çok büyüyoruz. Doymamız, yaşamamız için ekonominin de büyümesi gerekmiyor mu? Misal et endüstrisinin büyümesi artan nüfusun et yiyebilmesi için şart değil mi?

Yahu zaten dünyanın önemli bir bölümü, 1/5’i , 1/6’sı filan günde 1-2 dolar arasında para kazanarak geçiriyor. Afrika’da ve Asya’da… Onların etin “e” harfini bile görmeleri imkansız. Bütün mesele endüstriyellik. Yani buradaki kriz, ne mülteci krizi, ne iklim krizi… Kriz bu yönetim sisteminin, ekonomik sistemin krizi. Bu kapitalizmle krizin durdurulması mümkün değil.

Yine de nüfusu biraz stabil tutmaya çalışmak zorundayız herhalde…

Zaten stabilize olacak. Olur kendisi. Kadınların eğitimi artınca nüfus hemen düşüyor zaten. Afrika’da ve Asya’daki kabilelerde; kadınlar erkeklerin egemenliği altında oldukları ve söz hakları olmadığı için nüfus artıyor. Kadınlar için “empowerment” meselesi bu. Olduğu yerlerde nüfus düşüyor. Mesela Türkiye’nin batısında gayet düşme eğilimi gösteriyor nüfus. Zaten onun için hükümet biraz telaşlı, 3 çocuk yapın filan diyor. Çünkü Doğu’da, Güneydoğu’da artıyor. Hepsi 4-5 çocuk… Çünkü zaten savaş ve yoksulluk dönemlerinde, nüfusun artma eğilimi var… Bütün büyük savaşlarda… Doğal bir varlığını sürdürme eylemi… Ben bunun uzmanı değilim ama sosyopsikoloji bu.

Bir tanesi “survive” edemeyecek, en azından ikincisi etsin.

Elbette… Öyle teoriler var ama doğru mu değil mi bilmiyorum ama Güneydoğu’da durum böyle.

Peki biz neler yapabiliriz? Bireysel olarak bir şeyler yapmamız işe yarıyor mu?

Çok işe yarar ama sokağa çıkman gerekiyor. Biraz zor geliyor. Cesaret meselesi…

Devletlere ve kurumlara müdahale etmenin dışında, şu suyu açmayayım, araba kullanmayayım, toplu taşıma kullanayım gibi bir şeyler?

Tabii ki onların faydaları var. Yani 6 ayda bir cep telefonu modelini değiştirmesen çok iyi olur.

Ne yapmayalım mesela?

Zırt-pırt uçağa filan binemezsin.

Siz uçağa biniyor musunuz?

Bu konuda pirüpak olduğumu hiç söylemedim ama artık bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

Zaten çok zor bu şekilde yaşamak…

Evet ama her şey zor yoksa sonu geliyor. Uçakla daha çok iklim konferanslarına falan gidiyorum. Tatil için fazla uçak kullanmamaya gayret ediyorum.

Araba kullanıyor musunuz?

Çok azalttım. Şehir içerisinde hiç kullanmıyorum. Sadece tatile gidip, orada kullanıyorum. Ama şehir içinde hiç kullanmıyorum. 5 senedir filan.

Başka mesela, kıyafet almayalım; böyle bir şey var mı?

Yani tabii suyu da kullanmaktan tut bir sürü şey yapılabilir. En önemli şeylerden bir tanesi mesela, vegan olmak lazım. Kusura bakma. Sordun söylüyorum…

Ben 7 seneden beri veganım. 15 kilo verdim. Gayet fitim. Her gün yürüyorum. Ve bütün sağlık değerlerim yerinde. Ne kolesterol ne bir şey. Et, süt, yumurta, hayvansal ürünleri yiyerek küresel ısınmayı engelleyemezsin, çünkü o hayvanları beslenmek için var olan yem sanayii bütün ormanları götürüyor. Yağmur ormanlarını filan üstelik. Ve bir de hayvanların kendi çıkarttıkları gazlar var. Metan gazları ki, sera gazı olarak karbondioksitten 25 kat daha fazla etkili belki.

Hayvan mezbaalarını, fabrikaları, hayvanların kesildikleri yerleri görmek Amerika’da da, Türkiye’de de yasak. Amerika Birleşik Devletleri’nde filmini çekenlere terörist muamelesi yapıyorlar ve hapse atıyorlar. Çünkü çok büyük bir endüstri ve küresel ısınmanın bir numaralı sebebi. Sera gazlarının %50’ye yakını hayvan endüstrisi ve hayvancılıktan geliyor..

Ben ve hep beraber bir hareket başlattık. Vegan olduk, uçağa binmiyoruz, gece hiç binmiyoruz. Sırf toplu taşıma kullanıyoruz vs. Bir fark yaratabilir miyiz?

Yaratabiliriz ama esas itibariyle politik iradeyi etkileyebilecek bir güce ihtiyacımız var. Siyasi bir mücadeledir bu ve bunu şu anda başkaları yürütüyor bizim adımıza.

Biz Kızılderililer ve kovboy filmleri ile büyüdük. Kızılderililer daima kötü ve vahşiydi. Sonra süvari alayı gelir ve kovboyları Kızılderililer’den kurtarırdı Hikaye böyle değil aslında. Yani böyle olmadığını sonradan öğrendik. Asıl bizi kurtaracak olan Kızılderililer.

Amerika ve dünyanın en zengin adamlarından biri, 2000 küsur km’lik bir petrol boru hattı döşemek istiyor ve Kızılderililerin anlaşmalarına rağmen bu boru hattını egemen topraklarından geçiriyorlar. Kızılderililer ise; her şey bir yana, tek şeylerinin su olduğunu, suyun hayat olduğunu, bir sızıntı durumunun felaket olacağını söylüyorlar. Çünkü Kızılderililerin çok basit bir ilkeleri var. Biz beyazların göremediği bir şey var. Onlar doğanın bir parçası olarak bakıyorlar kendilerine. O yüzden hiç bir zaman tam medenileşmiş değiller.

Şimdi bütün çevreci kabileleri de topladılar. Yeni bir Kızılderili- kovboy hikayesi yaşanıyor. Ama roller tersine dönmüş durumda. Bu benim hayattaki en ilgiyle izlediğim olay.

Siyu kabilesinin reisi, Archambault diye bir adam. Dave Archambault Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde Cenevre’de bir konferans verdi. “Biz Amerika Birleşik Devletleri’nde mahkemeye çıktık. Ama mahkemelerimiz bizim egemen haklarımızı, kutsal yerlerimizi ve hayat demek olan suyumuzu korumadı… Biz de insan hakları konseyine ve bütün üye ülkelere, bütün birleşmiş milletler üyelerine çağrıda bulunuyoruz. Bütün egemen haklarımıza ve atalarımıza saygı istiyoruz.” dedi.

Yerlilerin çok ilginç bir felsefesi var. Sadece kendileri için mücadele etmiyorlar. Biz dünyayı yedi kuşak önceden aldık, bunu yedi kuşak sonraya teslim etmek zorundayız diyorlar.

Yedi kuşak vakitleri olmayabilir şu anda…

Evet, ama yedi kuşağı savunmak zorundalar. Onların bakışı bu zaten. Bizim de bunu yapmamız lazım. Onlar sadece kendilerini değil, bütün gezegeni korumaya çalışıyorlar. Mesele burada. Ama muazzam bir şirket egemenliği var. Dünyanın, Amerika’nın bütün önemli bilim insanları, yaklaşık 150 kişi, imzalı olarak yerlilere destek verin dediler, yani inanamadım ben de. Bir mucize oluyor.

Bu adamlar sadece kendilerini düşünmüyorlar. Aynı zamanda yedi kuşak sonrası için de böyle bir şey yapıyorlar. Başka bir yerde olabilir mi böyle büyük bir tepki?

25 senedir Cerattepe bu mücadeleyi veriyor. Cerattepedeki’lerin oradaki yerlilerden, Kızılderililerden hiç bir farklı yok. Aynı şirket mantalitesi var. Cerattepe yer yüzünün en güzel yerlerinden biri. Yani Kızılderililerin bulunduğu ormanlardan bile daha güzel bir yer… Burada, maden çıkartacağız, bakır vs.; yok etmek istiyorlar. Onlar da “bir avuç kar için, ormanımıza, toprağımıza, suyumuza bunu yaptırtmayız abi” diyorlar. Hiç bir farkı yok yerlilerden.

Politik iradeyi etkileyebilecek bir fark yaratıyorlar.

Evet ben bu işin sivil itaatsizlikten geçtiğini düşünüyorum. Bedeli ne olursa olsun. Hapse girmeyi göze alabilirsin, yaralanmayı ve bazen ölümü bile… Ayrıca bu yeni bir cep telefonu almaktan, gündelik tatillerini yapmaktan vaz geçmeyi de gerektiriyor olabilir. Ama başka türlü olmaz. Fizik kurallarıyla pazarlık edilemez.

Kızılderililer, Cerattepe’dekiler tüketim toplumunun bir parçası değiller… Ama biz şehirliler genellikle nakit, para, kar, mal, mülk, cep telefonu, ekranlar, ilerleme ve teknoloji peşindeyiz.

Neden bunun için devletler bizimle hareket etmiyorlar da onlara karşı gelmemiz gerekiyor?

Ben yıllardır bu iklim zirvelerini takip ediyorum. En büyüğü Kophenhag’daydı, büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı. Sonra da Paris’e gittik geçen sene.

Mobiot’un deyimi ile bu delegasyonlar birbirlerini alkışlamaktan ölecekler. “Applauding themselves to death” Çok iyi iş yaptıklarının altını çizip duruyorlar. Türkiye de aynı şekilde. Çünkü politikacılar şirketlerle iç içe çalışıyorlar. Açık ya da gayri resmi lobiler görüyoruz sürekli…

Peki insanlarının bir çoğunun bunu yapabilecek gücü yok, kendi dertleri ile meşguller. Başka bir kısmı da bundan para kazanıyor zaten.

Burası bir şirket kapitalizmi zaten. Bir düzen. Oxfam yardım kuruluşunun hesabında açıkça görülüyor. 62 kişi. 62 insan dünyanın geri kalanının varlığıyla eşit varlığa sahip. 62 insandan bahsediyoruz. Hepsinin adını sayabilirsin. Bu dengesizlik içerisinde bu devam edemez.

62 Kişi, olmayan bir dünyada çocuklarına ne bırakabilir ki? Neden dünyayı yok edecek bir şey yapsınlar?

Çocuklarıyla ilgili değil. Şu andaki maksimum karla ilgili… Daha çok saat, daha çok uçak, daha çok gemi..

Şimdi buzullardan ötürü bir türlü geçilmeyen, efsanevi Northwest Passage geçilmeye, başlandı. Hatta aşk gemileri var. Kişi başı yolculuk fiyatı 22.000 $’dan başlayan 100.000 $’ı bulan binlerce yolcu kapasiteli gemide yer kalmamış. Çünkü herkes tüketmek derdinde.

22.000 dolardan başlıyor?

Başlıyor… Ama şey fiyata dahil değil, onları ayrı veriyormuşsun. Helikopter turları ya da eriyen Grönland’ın buz örtüsüne seyahatler. Tabii onlar da var…

14 Şubat hediyesi olarak çok hoş olurdu…

Çok hoş olabilir! Yalnız son yolculuklar filan olacak her halde bu. Çünkü böyle gitmesine imkan ve ihtimal yok!

Bu buzulların yani kuzey kutbunun erimesi dünyanın klimasının sonu anlamına geliyor. Ayrıca bütün şirketler, “Yaşasın, eriyor gidip petrol bulalım, son kalan, %25’lik rezervleri çıkartalım!” diye seviniyor Üstünü de altını da yok etme peşinde.

Ama asıl hoş olan şey bu alk gemisi bence…

Alaska’dan Seward Kasabası’ndan yola çıkmış lüks gemi, aşk gemisi, Ağustos sonunda Alaska’dan New York’a gidiyor. 1700 yolcu ve mürettebatı var. Adı Crystal Serenity yani billur sükunet…

Ayrıca 250 m üzerinde büyüklüğü, 13 güverte, 535 salon, pek çok olimpik yüzme havuzu, 1 sinema ve tiyatro salonu, 1 atış alanı, 1 de golf sahası… Bir kumarhane, bir spa, fitness center. Tabii ki kuaförler ve 24 saat oda servisi. Hemen tükenmiş biletler. Şimdi yeni sefere çıkacaklarmış. Durum böyle…

Belki bu daha önce bahsettiğiniz “ölüm unutkanlığı” gibidir. Baş edilemez bir şeyi görmezden gelmek iyi geliyor olabilir insanlara?

Belkii… Ben görmezden gelmeyenlerdenim! Sordun diye söylüyorum!

Bundan sonra gezip tozmak, eğlenmek bizim işimiz. Körükleyelim mi yoksa kavga mı edelim? Amerika’da çocuklar hükümeti mahkemeye verdiler. Bizim geleceğimizi sattınız, bu petrol şirketlerini engellemediniz diye. Devam ediyor dava…

Kızılderililere arka çıkan 1500 civarında kuruluşun imzası dün yayınlandı.

Yani mesele böyle bir etki yaratabilmekte. Yaratmazsak ne yapalım? Ama önce bunun için çabalamak lazım. Anlatabiliyor muyum? Benim derdim bu. Onun için sokaktayım 1965’ten beri.

2005’te, yanılmıyorsam ilk küresel ısınma mitingi yaptık. Ve senenin en soğuk günüydü. İlk ve tek kar yağan gün… Çok komikti ama… Polis arama yapıyor. benim de elimde bir küçük yangın söndürme aleti vardı, sembolik. Yaşımı başımı da almışım ya işte. Genç bir polis dayanamadı gülerek “Bununla mı söndüreceksiniz?” dedi. Valla deneyeceğim dedim.

Bütün mesele, bütün sorunun özeti budur yani!

Ve hala deniyorsunuz!

Ve vazgeçemem yani! Durum budur…

Süpersiniz, bu keyifli sohbet için, değerli bilgilerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ediyorum!

 

 

Bu yazıyı paylaş da bir havan olsun!

Sen ne diyosun bu işe?